201601.09
0

REFAHI ARTIRALIM-FELAHI UNUTMAYALIM

Görünüşte dünya yoksulluğun azaltılmasına ve refahın daha fazla artırılmasına çalışmaktadır. Bu maksatla çokça toplantılar yapılıyor, yoksulluğun azaltılmasına yönelik bir hayli de tedbirler sıralanarak yoksul kitlelerin gönlü alınmaya çalışılıyor. Dile kolay yeryüzünde yaşayan yedi milyar insanın bir milyarı günde bir doların altında bir parayla yaşamaya çalışıyor. Okul çağındaki 60 milyon kız çocuğu temel eğitime kavuşamıyor. Halbuki bütün ekonomik sistemlerin kitaplarında, hedeflerinin insanın refahı ve mutluluğu olduğu yazıyor. Bunu da flaş bir cümle ile süslüyorlar; “nitelikli kalkınma.”

Türkiye bu konuda daha gerçekçi ve sonuç alıcı politikalar uygulayarak bir hayli mesafe aldı. 2003 yılına girerken Türkiye’de 4,3 doların altında geliri olan nüfus toplam nüfusun yüzde 30,3’u iken, 2015 yılında bu rakam yüzde 1,6’ya geriledi. Muazzam bir performans. 2016 yılından itibaren de bu rakamın en kısa sürede sıfırlanmasının hedeflendiğini söylüyor hükümet yetkilileri.

Sayısı fazla olmayan bir nüfusun refahının çok yüksek olduğu biliniyor. Şimdi burada temel soru şu: Hadi sayıyı biraz daha geniş tutarak sorayım, bu kitlenin elde ettiği refahın bedelini kim ödüyor? Yani bu bedeli başkaları ödüyor ve fakat refahını bedel ödemeyen bir başka gurup kullanıyorsa burada dehşetli bir adaletsizlik yok mudur?

Bu konuda hem ülkelerin kendi içlerinde takip ettikleri politikalarda hem de uluslararası ekonomik düzenin her zaman zengin ve güçlü ülkelerin ve ülkeler içindeki mutlu azınlığın kalkınmalarına hizmet ettiğini söylemek anormal bir kanaat midir?

Sistemlerin ontolojik yapılarına da dikkat ederek söyleyelim; kapitalizm ve sosyalizm geçici beşeri sistemlerdi, Batı’nın benimsediği sistemlerdi. Zaten huzur getirmedikleri gibi, huzursuzluğun da kaynağı oldular. Çünkü dünyaya huzursuzluk, mutsuzluk, kölelik, soygunculuk, hırsızlık, katillik, sapıklık ve sömürücülük, kapitalizm ve her tonuyla sosyalizm tarafından getirildi. Ahlaki boyutları yoktu. Mezardan sonrası için inançları da yoktu, hesapları da. Bütün söylemleri lafta kaldı. Sözgelimi ABD’de gelirin %50,6’sını nüfusun ilk yüzde yirmisi, %22,9’unu nüfusun ikinci yüzde yirmisi, %14,5’ini nüfusun üçüncü yüzde yirmisi, %8,6’sını dördüncü yüzde yirmilik kısmı ve %3,4’ünü de beşinci yüzde yirmilik nüfus kullanıyor.

Türkiye’de 2008 yılı itibariyle bankalardaki hesap sayısı 75 milyon. Toplam para 140 milyar. Bu paranın 75,2 milyarının sahibi sadece hesap sahiplerinin %1,4’ü.

Bu tablolardan mutluluk çıkmayacağı gibi, husumete giden bir damar olduğu da muhakkaktır. Çare üretimin artırılarak istihdam sağlanması ve gelirin adil dağılımıdır.

G-20 zirvesindeki B20 toplantısında konuşan Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi Ali Koç, “Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Ben en azından eşitsizliğin minimum seviyeye indirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçek sorun kapitalizmdir. Eğer artan gelir ve refahın daha adil bir şekilde paylaşılmasına ivedilikle olanak sağlanmazsa, ileride bu zorunlu olarak yapılmak durumunda kalabilir” dedi.

Dünya 2008 yılından beri küresel bir finansal kriz yaşıyor. Bundan dolayı acaba ekonomide küresel bir adaletin tesisi için yapılan çalışmaları “uygulamaya” koymayı düşünüyor mu? Yoksa yoksulluk bir “tüketim metaı” olmaya devam mı edecek?

Bir ülkenin milli gelirinin ne kadar olduğu, hane halkı kullanılabilir fert başına gelirinin ne kadar olduğu önemlidir. Ancak nüfusun ne kadarı yoksulluk sınırının altında, en yüksek gelir gurubu toplam milli gelirden ne kadar pay alıyor, en yoksul kitle ile eğitimin ilgisi nedir gibi birçok sorunun cevaplanması açısından yıllık gelir ve yaşam koşulları ile milli gelirin dağılımının nasıl olduğu çok daha önemli bir konu olarak ortada duruyor.

NEVZAT ÜLGER

Yorum yaz

Your email address will not be published. Required fields are marked *